Dinmeyen öfke

“Bu boşlukta insan n’apar?

Canı sıkılır,‘Ay’a dalar. 

Kendi bakar, maymunu yollar…

Gözü döner adam asar!

Sonra Mars’ta hayat arar,canlı yayında şeytanlar…
Bir melek, bir şehir, bir dünya var mı ? “
 (D.Duru)

Başkasının düştüğü fena duruma sevinmeye başladık ya, işte en pis virüs içimize girdi demektir.

Onunla yaşamaya alışmaya başlasak iyi olur.
Bak bizi neler bekliyor;
Önce, çok çabuk yaşlanıp çirkinleşeceğiz, içimizdeki kara leke, elimize yüzümüze bulaşacak.
Benim ‘din’im, benim kanunlarım, benim kurallarım, benim politikam,
benim ‘doğu’m, benim ‘batı’m diye öfke saçıyoruz dört bir yana…
Kimseyle bir şey paylaşmıyoruz artık…
İçimizde büyüttüğümüz bitmek bilmez intikam duygusu, eskiyle bitemeyen kavga, gelecekteki kaygı…
Artık yaşanmaz kıldık dünyayı.
Öldürdük, yağmaladık, aşağıladık, parmaklıklar ardında çürümeye mahkûm ettik.
Geçmişe ağlarken, geleceği geçmişten bin beter ettik.
Başkasının mutsuzluğunda aradığımız “kayıp mutluluk” bulunur mu ki?
Şimdi istediğin yöne kürek çek… Nafile!
Kötülüğün başka bir kötülükle iyi edildiğini gören olmuş mu hiç?
İnsanlar mutsuz, umutsuz, sevgisiz, dünyaya küsmüş.
Artık dudaklar hep sinirli, öfkeli…
Dünyayı bitirdik ya, gel bakalım diğer gezegenlerde hayat var mı ?
Bir de orada şansımızı deneyelim. Önce dört ayaklı canlı varsa onları öldürmekle başlarız işe.
Anne babalar buluruz, onların arasından seçeriz hangilerini ağlatmak istediğimizi.
Sonra sıra çocuklara gelir.
Böyle böyle devam ederiz.
Nasılsa dünyadan bilinçli geldik ya,
Yeni gezegenleri pisletmek, hiç de zor olmaz inan bana!

Eylül-2012, Londra